Borçlanma konusunda yılda en az üç hatta bazen dört yazı yazmaktayım. Bunun sebebi borçlanmanın önce gerçek şahısları, sonra işletmeleri ve nihayet ülkeleri dahi çok zor duruma sokması gerçeğidir. Borçlanan hakiki veya hükmi şahıs maalesef ipin ucunu kaçırabilir ve borç verenlere “babası dahi olsa” boynu eğik kalabilir.
İhtiyaçları ve istekleri konusunda karmaşık bir zihin yapısında bulunan kişiler, kolay dolduruşa gelen ve modaların etkisinde kalan kişiler ve maalesef görgüsüzlük denen illet içerisinde debelenen kişiler, tasarruflarının dışına taşarak ek kaynak ihtiyacı hisseder, bunun sonucunda da maalesef borç denen el parasına muhtaç olurlar.
İşletme sahipleri de yukarıdaki paragrafta bahsettiğim zaaflara düşerlerse, otomatik olarak işletmelerini borç içerisine sokabilirler. Bunun dışında en önemli borçlanma sebebi, Sahip veya ortağın cebi ile işletmenin cebi olan kasanın karışması sorunudur. Değil ki sermaye şirketlerinde, şahıs şirketlerinde bile, prensip olarak cep ile kasa mutlaka ayrı tutulmalıdır.
İşletmelerin mali tabloları işletmenin öz faaliyetleri sonucunda ne kadar değer yaratabildiği, aktifini ne kadar geliştirebildiği konusunda ne kadar net bilgi verirlerse, o işletme çok daha rahat ve iyi yönetilir. İşletmelerde ortak cepleri ve kasalar karışırsa, işler de o denli fazla karışmaktadır. İşletme sahip veya ortaklarının hesapsız ve fazla olan ailevi harcamaları yanında yaptıkları yatırımlardan dolayı da işletmeleri zarar görebilmektedir. Sahip veya ortaklar işletmelerinin elde ettiği kârdan çekecekleri para ile elbette arzu ettikleri yatırımları yapabilmelidir. Ancak bu ayrı yatırım ve getireceği kâr veya zarar o yatırımı yapan sahip veya ortağı ilgilendirmeli ve hesaplar bu konuda da asla karıştırılmamalıdır.
Kısa bir hatırlatma olarak şunu belirtmem gerekir ki, işletmeler temelde üç şekilde finanse edilir: bunların ilki “Öz Sermaye” ikincisi “Borç Sermaye” ve nihayet Üçüncüsü Öz Sermayeye eklenecek olan “Kâr” dır. Öz Sermaye iki türlü gelişir bunlardan ilki, sahip ya da ortakların “işlerin gidişatını iyi görerek” sermaye arttırımı yapmaları, yani pamuk elleri cebe sokup işletmeye ek para aktararak sermayeyi artırmalarıdır. Öz sermayeyi geliştiren ikinci girdi işletmenin faaliyetleri sonucunda elde ettikleri kâr ya da oto finansmandır. Borçlanmaya gelince bu da kısa ve uzun vadeli borçlanma olarak basitçe anlatılabilir. Kısa vadeli borçlar ağırlıklı olarak ticari borçlar dediğimiz tedarikçiler başta olmak üzere, piyasadan sağlanan iki, üç ay en çok altı ay vadeli avantajlardır. Uzun vadeli borçlar daha ziyade bankalardan alınan veya gene piyasadan bir şekilde temin edilen altı aydan uzun hatta bazıları bir kaç yıla uzanan borçlardır.
Akılcı yatırımlar için işletmeye alınacak uzun vadeli ve uygun faizlerle alınmış krediler daha makul görünerek, bir kenarda tutulsa dahi bu tarz borçlanmalara çok iyi bir fizibilite yapılmadan girilirse sonuç gene hüsran olabilmektedir.
77 yıllık hayatımda 17 yaşımdan beri bir şekilde piyasa içerisinde bulunduğum ve pek çok dev işletmeye destek olduğum için gördüğüm gerçek şudur ki, kişisel ve ailevi ihtiyaçlarını dahası isteklerini dizginleyemeyen sahip ve ortakların işletmelerini zora sokmaları yanında, sistemsiz ve profesyonellikten uzak işletmeler de maalesef borç batağına sürüklenebilmektedirler.
Aklın yolu da pratikte olan da şudur ki “Sistem” ve “Profesyonellik”
Işletmeleri daha akılcı, daha net ve daha karlı hale getirmektedir. Şöyle ki, sistem organizasyon sonucunda işlerin en uygun birimlerde en akılcı şekilde yapılmasını sağlar, performans ölçümü sayesinde kişilerin hedeflere odaklanarak daha motive çalışmalarını ve performansları çerçevesinde daha fazla kazanmalarını temin eder, performans sistemleri işletmenin personeli ile birlikte gelişmesini “tüm çalışanların ortak hedeflerde birleşerek takım halinde çalışmalarını gündeme getirir”, keza sistem işletmelerin namusu olarak adlandırdığım stokların doğru takip edilmesini, atıl stokların olmamasını, buna karşılık “yok satma” gibi piyasa kaybetme riskinin de azalmasını sağlar. Benzer şekilde üretim yapan işletmelerde de JIT üretim sistemleri ve TPM gibi sistemler, kapasitenin tam kullanılarak, daha verimli ve kârlı üretim yapılmasının ana sebebidirler.
Profesyonelliğe gelince, satın alma işlevinde müzakere yapabilmeyi, ikna becerilerinin artmasını, ürün ve pazar bilgisini ifade eder, işletmelerin lokomotifi olan satış birimlerinde çalışanların da gene müzakere becerileri yanında çok etkin birer iletişimci olmalarını, aktif dinleyenler olabilmeleri kadar, itirazları kolayca ele alıp çözebilmelerini, ikna ediici olmalarını, rota sistemi ile çalışmalarını ifade etmektedir. Profesyonel işletmelerde her bir birim ve bölüm konularına hakim olmuş, bunun için eğitim almış personel ile hayat bulur. İşletmeye bağlılık ve hedeflere baş koymuşluk için de liderlik kültürünün mutlaka yaygınlaşması şarttır.
Sattıkları veya ürettikleri ürünü dahi yarım yamalak tanıyan ve bu konuda kendilerini geliştirmeyi öteleyen her çalışan aslında önce kendi kendine, sonra işletmesine ve nihayet ülkesine zarar vermektedir.
Tekraren özetlersem, hayat aslında son derecede net, basit ve fakat acımasızdır, detaylarda boğulmak ve bahaneler arasında geçen hayatlar sistemsizliğe, profesyonel olamamaya bunların sonucunda da, de-motivasyona, kişisel sürtüşmelere ve işlerin akıl çerçevesinde yürüyeceğine kaos ve kargaşa içerisinde yürümesine sebep olur.
Hatalı alımlar, hatalı sevkler, müşteriye var dendiği halde bulunamayan malzemeler, geciken veya hatalı kesilen faturalar, müşteriler proaktif olarak ziyaret edilmediği için son anda gelen ve yetişilemeyen müşteri talepleri, “C” grubu müşterilerin zaman çalmasını gözardı etmeler, herkesin her işi yapmaya kalkması, maliyet bilinci olmaksızın yapılan gereksiz harcamalar, bu bağlamda “sinek uçurtmuyorum” derken tepelerde “helikopterlerin dolaşması” ve daha sayamayacağım kadar verim ve kalite öldürücü durumlar hep bu khaos sonucunda oluşur.
Kısa vadeli ve görece pahalı alınan malzemeler, uzun vadeli ve görece ucuz(!) satılmaya başlar. Maliyet bilinci yetersiz personel sürekli bir kovalamaca içerisine girer dönem masrafları da artar. Dostlarım özet şudur ki, “Kaçmaktan Kovalamaya Fırsat Kalmaz” evet kredi ihtiyaçları da burada başlar ve bir çığ misali büyür. Kredi kredi verenleri işletmenin en büyük kâr ortağı yapmaya doğru gider. Yol yakınken silkinip, saydığım hatalar düzeltilmez, profesyonellik artırılarak, sistemler kurulmazsa işletmeden vaz geçmek gibi hiç arzu edilmeyen durumlar dahi oluşabilir.
Ahmet levent ÖNER
12 Haziran 2026
Altıntepe
Yazıyı Paylaş:




